SONSUZ HAYAT SENİ BEKLİYOR


"Seni bir arkadaşım tavsiye etti. Uzun zamandır görüşmüyorduk kendisiyle. Bir kafede buluşmuştuk. Eskiden, buhranlarım hafifken, henüz ilerlemeden önce. 
Durumumu biliyordu. Bir ara seni anlattı bana. “Mektup yazabilirsin, yadırgamaz” falan dedi. Israr etti yazayım diye.  
Günlerce tereddüt ettim. Bazı yazılarını gördüm, okudum. Hoşuma gitti. Sonunda sana yazmaya karar verdim. 
Yazma kararımda rüyamın da önemli etkisi oldu. Ben pek rüya görmem aslında. Fakat bu kez gördüm işte. Kimseye anlatmadım. Sana anlatabilirim.   
Dümdüz bir ovadaydım. Yürüyordum. Ovanın sınırları görünmüyordu.
 
Hava bulutluydu. Etrafı yoğun bir sis kaplamıştı. Etrafıma baka baka, yavaş yavaş ilerliyordum. 
İleride silik bir karaltı gördüm. Bir insan olabilirdi. Beni yalnızlığımdan kurtarabilirdi. 
Yanına gittim. Yaşı kırka yakın biriyle karşılaştım. Oturuyordu. 
Sırtını mermer bir mezar taşına dayamıştı. Baktım, taşın arka yüzünde ismim yazılı. 
Ben ne zaman ölmüştüm? Nasıl? Mezar taşıma yaslanan bilirdi belki. Dikkatle tekrar ona baktım. 
Hayret! Yirmi yıl sonraki kendime bakıyordum. Yüzü donuktu. Gözleri acılıydı. Benim o oluşuma ya da onun ben oluşuna inanamıyordum. 
“Kimsin?” diye sordum. Bir yankı gibi “Kimsin?” diye karşılık verdi. 
Sonra kendi kendine konuşmaya başladı. Mırıl mırıl bir şeyler söylüyordu. 
Ne diyor diye merak ettim. Dilinde bir söz vardı. Sürekli onu tekrar ediyordu. 
“Rabbim beni bana bırakma! Rabbim beni bana bırakma!” diyordu. 
İşitebilmek için iyice yaklaşmıştım. Birdenbire yüzüme şiddetli bir tokat vurdu. Uyandım.  
Dilime dolandı, ben de aynı sözü söyler oldum. Niyet etmeden. Farkında olmadan. 
Kimselere anlatmadım. Fakat yazmak istedim. Unutmamak için. 
Not defterimi aldım elime. Baktım, adresin var. Hani arkadaşım ısrar etmişti ya. Bari sana yazayım dedim. 
Kafam karışık, hem de çok. Tokadı hatırlıyorum. Yüzümde acısı var hâlâ. Belki de ben öyle sanıyorum. Psikolojik bir etki olabilir.  
İnanıyor muyum? Kuşkulu. Yolum engellerle dolu. Beynimde sesler var. Uyuyamaz oldum. 
Senden ne bekliyorum? Emin değilim. Belki beni tanımanı. Belki dinlemeni. Belki de anlamanı. 
Sorularım olabilir. Bilgi isteyebilirim. Kuru bilgi yetmeyebilir. Belki bir tutam ruh verirsin ruhundan. 
Hani “Rabbim!” diyorum ya, işiten biri var mı gerçekten? Kim beni benden alacak? Kim beni bana bırakmayacak? 
Hayatı biten nereye gider? “Nere” diye bir yer var mı? Yoksa o da mı kurgu?  
Henüz kapıdayım. Eşikteyim. Hepsini söyleyemem. Belki zamanla. Fırsat verirsen. Ne istiyorum? 
“Rabbim!” dedim ya, feryadımı duyan varsa ilgisiz kalmayabilir. Seni benim için bir kalem yapabilir. 
Kim bilir!
İşte hâlim! Daha fazla söze gerek var mı? Bırakma beni, tut ellerimi!"

Cismimle olmasa da ruhumla, kalbimle, sevgimle yanındayım. Sen istediğin sürece hep yanında olacağım!
Dikkat ettin mi, genel dünya içinde herkesin özel bir dünyası var.
Bu dünya aynı zamanda bir defter. Hayatın da bir kalem. Yaşayarak yazılar yazıyorsun.
Ömür defterini seçimlerin ve yapıp ettiklerinle kendin dolduruyorsun.
Bu defter zamanla kitaplaşıyor. İyi ya da kötü bir kitap olmak senin elinde. Mahşer günü gelince önüne konacak.
Fakat ömür konusunda büyük bir aldanış içindeyiz. Bir an içinde yaşıyoruz, yalnız şimdiye sahibiz ama geçmiş ve gelecek zamanları da bizim sanıyoruz.
Berber aynalarındaki yansımaları bilir misin? Bir önde ayna vardır, bir de arkada. Görüntü birbiri içinde yansır, o küçücük oda uçsuz bucaksız bir meydan gibi görünür.
Ömür de böyle. Geçmiş ve gelecek aynalarındaki yansımaları bizim sanıyor, aldanıyoruz. Heyhat! Bir vehim, bir kuruntu, bir aldanış bu.