BENİ YALNIZ SEN ANLARSIN

Kentin kalabalık caddelerinden birindeydik. Önümüz sıra yürüyen bir adamı işaret edip sordu arkadaşım:
“Şu adamı tanıyor musun?”
“Yüzünü göremiyorum ki” dedim.
Biraz hızlandık, yanından geçerken dikkatle baktım.
“Hayır, tanımıyorum” dedim.
“İsmi, Dilaver. Bir hayli meşhurdur. Herkesin gözdesidir. Paylaşılamıyor.”
“Niye öyle?”
“Kasap havası oynar. Bir numaradır. Düğünlerin aranan adamıdır. O geldi mi ortam şenlenir. Senin ilgi alanına girmiyor, belki bilmezsin, yöremizde önemli bir meziyettir bu. Dilaver dendi mi akan sular durur. El üstünde tutulan adamdır. Kendisi de değerinin farkındadır. Nazlanır, yalvar yakar götürürler.”

Biz yavaşlamıştık. Dilaver yine önümüze geçmişti. Kısa boylu, kumral, hafif toplu bir adamdı. Göğsünü ileride, kollarını bedeninden uzakta tutuyordu.
Zarif bir yürüyüşü vardı. Çalımlı bir yürüyüştü bu, ben buradayım diyordu sanki.
O güne kadar kasap havası oynamanın bu kadar önemsendiğini bilmiyordum.
Kasap havasını da, Dilaver’i de bir kenara atacaktım ki bu mesele daha önemli bir konuyu düşünmemi sağladı.
Bir işte iyi olmak! Ne olursa olsun bir işi iyi yapmak. Bariz bir nitelikle bilinmek, tanınmak, anılmak.
Kişinin kendine güvenmesini sağlıyordu bu. Başka girişimleri için cesaret veriyordu.
Bir zemin oluşturuyordu daha sonraki atılımlar için. Özgüven kazandırıyordu sahibine.
...
Kendimden önce tanıdıklarımı düşündüm.
Mesela, Samim. İyi derecede İngilizce bilir. Bizim gibi 'gelişmekte olan' ülkelerde dil bilmek, hele de İngilizce bilmek ciddi bir meziyet sayılıyor.
“Acıktın mı?”
“Evet.”
“İyi bir restoran biliyorum, oraya gidelim.”
“Tamam.”
Mesela Selma. Sosyal organizasyonlar yapmakta mahirdir. Elinde telefon birilerini arar, mekânı ayarlar, davetiyeler bastırır, belli bir zamanda, belli insanları bir amaç için bir araya toplamayı bilir.
“Yeni açıldı. Özellikle tandır kebaplarına bayılıyorum.”
“Güzel.”
Başka kim var? Mesela Bayram. Satrançta çok iyidir. Turnuvalara katılır, dereceler alır. Bizim yörede satrancı iyi oynayanlar zeki bilinir, saygı görürler. Az şey mi?
Sonra Özgür. Hayır. Geç bir kalem, kayda değer bir vasfı yok.
“Bak, hatırladın mı, eskiden sinemaydı burası.”
“Evet.”
“Lisede öğrenciyken kırardık dersleri, gelirdik buraya. Sen hanım evladıydın biraz, zor ikna ederdik.”
Lise dedi de. Liseden arkadaşımız, Arzu. Kentimizin en tanınmış kuaförlerinden biri olmuş. Sevenleri onunla iftihar ediyorlarmış. Gelin başı yapmakta üstüne yokmuş.
“Ne günlerdi o günler. Şuracıkta Cengizlerin büfesi vardı, hatırladın mı? Sigara araklardı serseri, sote bir yer bulur tüttürürdük. Baban görecek diye ödün patlardı.”
“Patlardı, evet.”
Cengiz. Onun da belirgin bir vasfı yoktu. Neredeyse her alana el atmış fakat hiçbirinde sebat edememişti. Biraz ondan, biraz bundan, biraz ötekinden.
Evet, serseriydi biraz ama evlendikten sonra o da kalmadı. Şimdi başka bir caddede büfe işletiyor. İyi çocuktur.
...
Sıra bana gelmişti ki arkadaşım koluma dokundu.
“Daldın gittin ya. Ne söylesem bir iki kelimeyle karşılık veriyor sonra susuyorsun” dedi.
“Evet. Kusura bakma” dedim.
“Ne düşünüyordun?”
“Kasap havası dedin de… Herkesin bir vasfı olmalı falan gibi şeyler.”
“Niyeymiş o?”
Sebebini kısaca anlattım.
“İlginç!” dedi.
“Senin var mı, ne dersin?” diye sordum.
“Zengin biliniyorum. Bu sayılır mı?”
“Bilmem. Belki…”
Gür bir kahkaha patlattı. Böyleydi Ferhat. Hayata gülümseyen adamdı o. Okulla arası hiç iyi olmamıştı. Arka sıralarda oturup teneffüsleri iple çeken gediklilerdendi.
Gözü ticaretteydi. Ferhat için tatil demek para kazanma imkânı demekti. Bazen okulu bile bir pazar yeri olarak kullanırdı. 
Bakalım o benim hakkımda ne diyecekti.
“Bak, eski arkadaşımsın. Tanırsın beni. Sence ben… Dürüstçe cevap ver ama. Ne bileyim, sence benim belirgin bir meziyetim var mı? Yani anlamışsındır, şöyle adım geçince hatıra gelen bir şey…”
Uzun süre düşündü.
...
İşte bu kötü. Söyleyecek bir nitelik bulamıyor. Bu kadar sıradan mıyım yani?
Neden sonra, “Hayalcisin” dedi.
“Başka?”
“Bir de, iyi bir dinleyicisin.”
“Bu kadar mı, aklına gelen bunlar mı yani?”
“Ne sandın ya! Hayal kurmak öyle mi bilmem ama dinlemek önemli bir meziyet bence. Baksana, konuşan çok, dinleyen yok.”
Haklıydı. Düşündüm, başka bir özelliğim gelmedi aklıma. Dinlemek. Hayal kurmak. İkisi de içe dönük özelliklerdi.
Başka bir meziyetim olsa. Görünür, bilinir, anılır bir şey. Ben de mi kasap havası öğrensem acaba?
Dilaver’le şöyle karşı karşıya… Yok, karşı karşıya olmaz sanırım, kasap havası bu, şöyle omuz omuza.
Fakat Dilaver kim, ben kim! Bu oyunda ustadır o, yetişemem, erken başlamış.
Kursu falan vardır herhalde, gider öğrenirim. Dilaver hocam olur, belletir bana.
Sonra da düğünleri aramızda pay ederiz. Hatta bir ekip bile kurabiliriz. Niye olmasın?
Sonra da bir ajans. Daha havalı olur. Selma organizatördür, iyi kıvırır bu işi, deneyimlerinden yararlanırız.
Bir de isim lazım. ‘Kasap Havası Oyuncuları Ajansı’ mesela.
Yok, şu ‘kasap’ kelimesi işi bozuyor. ‘Kasap’ olmayınca da ‘havası’ havada kalıyor.
Kısaltılmışını yazmak daha iyi: KHOA. Olmadı. Şöyle kolay söylenilir, hatırda kalır bir şey lazım.
KAHOYA. Evet, fena olmadı. Biraz daha kısa olsa. Mesela…
“Heeyyy! Nereye gidiyorsun? Restorana geldik! Kapı bu tarafta!”