MERVİN 1 - BENİ ARARSAN BULURSUN

İsmim, Mervin... Annem vermiş bana bu adı. Bir İngiltere gezisi sırasında Mervin isimli güzel bir çocuk görmüş.
“Henrik, bir oğlum daha olursa ismini ben vermek istiyorum” demiş babama.
“Peki, Emma” demiş babam. Büyük kardeşime Herman adını veren babammış çünkü.
Bu kısa diyalogdan iki yıl sonra ben gelmişim dünyaya. Hastane odasında yatıyormuş annem.
Bana sımsıcak sarılmış “Mervin, hoş geldin yavrum” diyerek.
Şiir okur gibi, şarkı söyler gibi telaffuz ederdi adımı. Güzel sesi hâlâ kulaklarımdadır.
Mervin derken heceleri her defasında başka türlü uzatır, şirin melodiler oluştururdu.

Sevinir, güler, sımsıkı sarılırdım anneme. Beni dizine oturtur, yüzümün her noktasını sırasıyla öperdi.
Bitmek bilmeyen sevgisiyle hep yanımızdaydı annem. Bin bir özenle büyütüyordu kardeşimi ve beni.
Bir kış günü birdenbire yok oldu. Buhar olup uçtu sanki. Sihirli bir biçimde... Hiçbir iz bırakmadan...
Babamı her akşam sabırsızlıkla bekliyor, kapıdan girer girmez annemi soruyordum.
“Bugün de gelmedi... Ne zaman gelecek?”
Babam hep aynı cevabı veriyordu.
“Mervin, sabırlı olmalısın, annen gelecek.”
Dakikaları, saatleri, günleri sayıyor, her an biraz daha artan özlemimle hep bekliyordum. Gelmiyordu...
Her gece ağlayarak uyuyordum. Rüyalarım annemle doluydu. Uçsuz bucaksız bir buğday tarlasında görüyordum onu.
Sarılmak için var gücümle koşuyor ama bir türlü erişemiyordum. Tam yaklaşacakken birden kayboluyordu. Ve ben uyanınca tekrar ağlıyordum.
Bir pazar günüydü. Tatil günü olması sebebiyle babam evdeydi.
“Mervin, odama gelir misin” dedi.
Önemli bir haber vereceği zaman hep böyle yapardı. Gittim. Pencerenin yanındaki koltukta oturuyordu.
Ben de bir sandalyeye iliştim. Merakla beklemeye başladım. Bir süre pencereden gökyüzünü seyretti.
“Biliyor musun Mervin” dedi, “Senin zekâ yaşın biyolojik yaşından daha ileri.”
Ne demekti bu şimdi?
“Nasıl?”
“Yani yaşıtlarından daha zekisin.”
Bunu söylemek için çağırmış olamaz beni. Susuyor. Söyleyemiyor.
Haber kötü olmalı. Yine pencereden bakıyor. Ne var acaba diye ben de baktım.
Elbe Nehri’nde sırasını bekleyen gemilerin direkleri görünüyor uzaktan.
Tedirgin oldum. Annemsiz geçen günlerimde bu manzaraya ne zaman baksam derin bir acı çökerdi içime.
“Bunu mu söyleyecektin?” dedim.
“Hayır... Biliyorum, anneni çok özlüyorsun” dedi.
“Evet, hem de çok.”
“Sana söylemenin zamanı geldi artık. Üzgünüm, annen asla gelmeyecek.”
“Neden?”
“Hastalanmıştı. Hastaneye götürdüm, orada öldü. Sana hemen söyleyemedim.”
Ölüm... İşitirdim ama bilmezdim, benden uzakta bir yerlerdeydi. Başkaları ölürdü, ölebilirdi ama annem...
Babam başka şeyler de anlatıyordu. Sesini duyuyor ama söylediklerini anlayamıyordum.
Dudaklarım büzüldü. Çenem titremeye başladı. Daha fazla tutamadım kendimi.
Gözlerimden süzülen yaşları görünce beni teselli etmek istedi.
“Üzülme... Ben varım, Herman var, yalnız değilsin. Seni seviyoruz” dedi.
“Herman biliyor muydu?”
“Evet... Senden büyük, bunu anlamalısın. Tembih etmiştim, kardeşin şimdilik bilmesin demiştim. Sana söylemedi diye kızma ona.”
“Kızmam” dedim burnumu çekerek.
Gözlerimi ellerimle kuruladım. Annemin odasına gittim sanki oradaymış da beni teselli edecekmiş gibi.
Büyük bir boşluk vardı odada asla dolmayacak.
Yatak öylece duruyordu, her zamanki gibi. Bu yatakta babam da yatmıyordu artık.
Üstüne annemin ismi işlenmiş bir yastık vardı. Aradım, buldum onu. Alıp odama götürdüm.
Kapıyı kapatıp yattım, yorganı başımın üstüne çektim. Annem kokulu yastığa sarılarak doyasıya ağladım.