.

Ömer Sevinçgül ~ Yazar ~ Writer 
Raflarda yirmi sekiz kitabı var. Kitapları beş dile çevrildi.
omersevincgul@gmail.com
Facebook
Instagram
YouTube
Twitter


🍂


Kitap Siparişi İçin WhatsApp 
0530 834 88 88
Talebinizi mesaj yazarak iletebilirsiniz. 
Mesai saatleri dahilinde aramak da mümkün.
Yüzde 50 indirim ve kapıda ödeme imkanı da var.

ŞİRAZ VE ŞEHZADE

İsmim, Musâb'dır. Memleketim, aylarca yürümekle ancak varılabilen uzak bir yerde, Fars yurdundadır. Adına Şiraz derler.
Salgurlular zamanında doğmuşum. Babam Fars, annem Türk olduğu için ben hem Farsça hem de Türkçe bilirdim.
Yirmi dört yaşıma kadar memleketimden hiç ayrılmadım. Daha sonra, hem ilimde üstadım hem de hayatta rehberim olan Sâdî-i Şirazî’nin tavsiyesiyle buralara kadar geldim.
Beni Anadolu topraklarına gönderirken gayet güzel ve ümit verici sözler söylemişti.

HER ŞEY ÂNINI BEKLER


"Kaderi konuşmak kesinlikle yasakmış. Dindar dayım öyle dedi. Yanıt vermedi sorularıma. Hadis varmış. “Kaderi konuşmayın” diyormuş. Fakat ben konuşmak istiyorum. Zihnim bulanık. Sorularım var. Kuşkularımı gidermem gerek."

Evet, öyle bir rivayet var. "Kaderi tartışma konusu yapanlarla ne oturun ne de bu konuyu konuşun" diyor.
İnsanın yararına olan bir uyarıdır bu. Zira kader konusu ince ve derin sırlarla dolu. Herkes her meselesini tam anlamaz, anlamayınca şüpheye düşer.
Şüphe ise zamanla kalbi çürütür, insanı küfre kadar götürür.

KULLUĞUM SULTANLIĞIMDIR

Zaman kim bilir ne zamandı. Bir adam bana “Niçin namaz kılıyorsun?” diye sordu.
Sebebini anlatmadan önce “İlletini mi öğrenmek istiyorsun, hikmetini mi?" dedim.
Şaşırdı. "Bu da ne demek oluyor?" dedi.
"İllet, hakiki sebep, demektir. Hikmet ise, gözetilen fayda ve menfaat" diye kısaca açıkladım.
"Şu hâlde illeti nedir?"
"İlahî emirdir. Ben namazı sadece Allah emrettiği için kılıyorum."
"Ya hikmeti?"
"Saymakla bitmez. Hemen aklıma gelenleri söyleyeyim…

SIRLARLA DOLU BİR ADAM

Komşumuz sırlarla dolu bir adamdı. İsmini bilmezdim. Her görüşümde bana hayaletleri, cinleri, perileri, vampirleri, zombileri hatırlatan eski evinde yapayalnız yaşardı.
Bahçe kapısından nadiren çıkar, yere bir şey düşürmüş de onu arıyormuş gibi önüne baka baka yürürdü.
Onunla karşılaşmamaya özen gösterirdik. Yüksek duvarlarla çevrili bahçesine kazara topumuz yuvarlansa, girip almaya cesaret edemezdik.
Geleni gideni yoktu. Kasabamıza başka bir memleketten göç etmişti.
Mahallede ‘Cinci’ lakabıyla anılırdı.

BİR GİZLİ HAZİNE İDİM

Yaz tatilim başlamıştı. Bir sabah vakti kasabadaki evimize döndüm. Beni kapıda gören annem sevincinden ağlamaya başladı. Babam yurt dışındaydı. Ben okul için evden ayrıldıktan sonra annem büsbütün yalnız kalmıştı. Gelişim onu çok sevindirdi. Birlikte kahvaltı ettik. Sofrayı kaldırdıktan sonra büfenin çekmecesinden bir paket çıkardı, önüme koydu.
"Bu nedir anne?" dedim.
"Bilge verdi, sana iletmem için."
"Ne var içinde?"
"Bilmiyorum."
Paketi heyecanla açtım. İçinden bir mektup, bir de defter çıktı. Önce mektubu okudum.

SIRLAR MAĞARASI

Bilmem hatırlar mısın, bir gün bana "Bilge, sana seçenek sunulsaydı hangi zaman dilimine giderdin?" diye sormuştun. Ben de sana "Peygamberimiz ve arkadaşlarının yaşadıkları döneme gitmek isterdim" demiştim.
"Madem öyle, niye gitmiyorsun? Daha önce, sana öğretilen tılsım sayesinde Misal Âlemi'ne girmiş, başka zamanlara gitmiş, yaşadıklarını bana anlatmıştın. Yine gidebilirsin" demiştin.
Evet, öyleydi. Haklıydın. Tılsımı okuyarak Misal Âlemi'ne geçebiliyorum. Fakat her istediğim yere gidemiyorum. Denedim, izin verilmedi. Umudumu kesmeden. Tılsımı ısrarla okudum.

ANNE NEDEN KEDİLERİN ELLERİ YOK?

Uyanır uyanmaz yanıma geldi. Benimle konuşmak istedi. “Bana deli diyorlar, biliyorsun” diye başladı söze. “Deli miyim, bilmiyorum. Belki öyleyim. Beni buraya getirdiler. Umursamadım. Nerede yaşadığımın önemi yok.
Tamam, diyelim deliyim. Deliler de insan. Saygı lazım. Onların da özel alanları var. En azından benim öyle. Sırlarım… Sırları… İnsan biraz da sırlarıdır.
Doktorlar sürekli soruyor, durmadan zorluyorlar… Yine de içimden geçenleri söylemiyorum. Yoruyorlar beni. Yorgunum. Sıkılıyor, başka şeyler anlatıyorum.

MERVİN 1 - BENİ ARARSAN BULURSUN

İsmim, Mervin... Annem vermiş bana bu adı. Bir İngiltere gezisi sırasında Mervin isimli güzel bir çocuk görmüş.
“Henrik, bir oğlum daha olursa ismini ben vermek istiyorum” demiş babama.
“Peki, Emma” demiş babam. Büyük kardeşime Herman adını veren babammış çünkü.
Bu kısa diyalogdan iki yıl sonra ben gelmişim dünyaya. Hastane odasında yatıyormuş annem.
Bana sımsıcak sarılmış “Mervin, hoş geldin yavrum” diyerek.
Şiir okur gibi, şarkı söyler gibi telaffuz ederdi adımı. Güzel sesi hâlâ kulaklarımdadır.
Mervin derken heceleri her defasında başka türlü uzatır, şirin melodiler oluştururdu.

MERVİN 2 - ESARETTEN KURTULUŞ

Amerikan askerlerinin esiriydim artık. Kendi kendime “Keşke ölmüş olsaydım!” diye hayıflanıyordum.
Hem ruhen hem de bedenen tükenmiş bir hâldeydim. Beni büyük bir meydana götürdüler.
Bütün esirleri oraya topluyorlardı. Öbür esirlerin yanına yaklaştım.
Yüzlerinde son üç günde şiddetlenen çetin çarpışmanın izlerini görmek mümkündü.
Etrafıma bakındım tanıdık birini görebilir miyim diye. Başı sarılı bir subay adayına yaklaştım.
Kampa getirilirken yarası yeniden kanamış, sargıyı kıpkırmızı etmişti. Yüzü solgundu.

HAYAT SEVİNCE GÜZEL

İlkokulu bitirdikten sonra, öğrenimini sürdürmek isteyen her çocuk gibi ben de ortaokulu okumak üzere on altı kilometre ötedeki ilçeye gitmek zorundaydım.
Babam benim için minnacık bir ev kiralamıştı. Duvarları toprak sıvalı, tek odalı bu eski evde yalnız kalıyordum. Başımın çaresine bakmak zorundaydım.
Eşyalarım ise bir kilim, bir eski dolap, bir iki parça mutfak malzemesi, bir yatak ve bir odun sobasından ibaretti.
Karyolam yoktu. Sabahları yorganı, döşeği katlayıp bir elma sandığının üzerine koyuyor, akşamları yere serip yatıyordum.

SONRA BİR GÜN O GELDİ

"Zihnimi kurcalayan bir sorum daha var, umarım cevap verirsin. Yine peygamberlerle ilgili. Farklı zamanlarda pek çok peygamber gönderilmiş. Neden öyle? Tek peygamber yetmez miydi?"

Hayır, yetmezdi. Muhataba göre hitap önemli bir edebiyat kuralıdır. Talebenin durumuna göre hoca tayin edilir. Verilen dersin seviyeye uygun olması gerekir.
Eğitimde yaşın büyük önemi vardır. Beş yaşındaki çocukla on sekiz yaşındaki delikanlı bir tutulmaz.
Bu yüzden ilkokul var, ortaokul var, lise var, üniversite var. Çocuk büyüdükçe okullar, kitaplar, hocalar değişiyor.

İNANIYORUM ÖYLEYSE VARIM

"Belgesel izlerken dikkatimi çekti. Kimi bilim adamları bilimi biricik ölçü saydıkları için dinin ileri sürdüğü verilere inanmıyor, kendinden emin bir biçimde 'bilim nesneldir' diyorlar."

'Bilimcilik' deniyor bu felsefeye. Bilimi, bilgi elde etmenin tek yolu olarak gören bir anlayış.
Tamam, bilimsel bilgi gözlem ve deneye dayanır, öyle elde edilir, buna kimsenin itirazı yok.
Sorun, konusu sadece madde olan bilimin kurallarını, ilkelerini, yöntemini her alana uygulamak isteyen bazı bilim adamlarında. Pozitivizmi anlatırken bu konudan da bir parça söz etmiştim, hatırla.

KOLAY, KISA, KEYİFLİ FELSEFE

Oku Beni!
Evrenin özüdür, bilincidir, aklıdır insan. Sınırsızca isteyen, özgürce seçebilendir.
Kâinat ağacının en mükemmel meyvesi olalı beri dur durak bilmiyor, sürekli var oluş nedenini arıyor.
Her düşünür bir çığır açmış ardı sıra gelenler için. ‘Gerçek benim!’ demiş.
Karakterinin, mizacının, yaşantısının, duygularının gölgesi vurmuş felsefesine.
Her biri kendi yoluna, izine, izmine çağırmış insanları. Birileri kabul edince filozofun görüşlerini, solo koroya dönüşmüş, ‘ben’ olmuş ‘biz’.

BENİ YALNIZ SEN ANLARSIN

Kentin kalabalık caddelerinden birindeydik. Önümüz sıra yürüyen bir adamı işaret edip sordu arkadaşım:
“Şu adamı tanıyor musun?”
“Yüzünü göremiyorum ki” dedim.
Biraz hızlandık, yanından geçerken dikkatle baktım.
“Hayır, tanımıyorum” dedim.
“İsmi, Dilaver. Bir hayli meşhurdur. Herkesin gözdesidir. Paylaşılamıyor.”
“Niye öyle?”
“Kasap havası oynar. Bir numaradır. Düğünlerin aranan adamıdır. O geldi mi ortam şenlenir. Senin ilgi alanına girmiyor, belki bilmezsin, yöremizde önemli bir meziyettir bu.

HER YERDE SENİ ARADIM

Sana postayla gönderilen defteri okuduktan sonra önünde iki şık belirecekti. Ya hiç ilgilenmeyecektin ya da beni merak edip aramaya başlayacaktın. Belli ki ikinci şıkkı tercih etmişsin. Ne güzel!
Sensiz geçen ömrümden izler taşıyor bu defter. Deneyimlerim, gözlemlerim, duygularım, düşüncelerim var içinde.
Bir sıra gözetmedim. İçimden ne zaman ve nasıl gelirse öylece yazdım. Bazen kendimi anlattım, bazen başkalarını. Ne söylemişsem sana söylemişimdir, senin bilmen içindir.
Kendime hitap ederken bile dinleyenin sen olduğunu düşündüm.

SAKIN ARKANA BAKMA!

Lisede yatılı öğrenciydim. Hep birbirine benzeyen günlerim ya okulda ya da okulun yanı başındaki yurtta geçiyordu.
Her gün belli bir saatte etüdümüz vardı. Beş kırk beşte başlar, bir saat sürerdi. Yatılı öğrencilerin katılması zorunluydu. Bu özel saatte dersimize çalışır veya çalışır gibi yapardık.
Başımızda mutlaka bir öğretmen bulunur, bizi denetlerdi. Bunlar genellikle yurdun çatı katında kalan bekar öğretmenler olurdu.
Yine etüt sınıfındaydık. Cuma günüydü. Dışarıda dondurucu bir hava vardı. Derin bir uğultuyla esen şiddetli rüzgar sınıfın pencerelerini sarsıyordu.

KALBİNİN SESİNİ DİNLE

Odada yanan sobanın sesinden başka ses yok. Elif kız ödevini yapıyor. Yere yüzüstü uzanmış, elinde kalem, önünde defter. Sevimli kafasında düşünceler. Dalıp gidiyor arada bir.
Bugün sekiz yaşına bastı ama ayakkabısı hâlâ eski. Annesi, partal ayakkabılarını göstermiş, “Baban yenisini alacak” demişti oysa.
Niye alınmadı ki?
Göz ucuyla annesine, babasına bakıyor.
Tüm anneler, babalar böyle midir?
Eskiden evet, babalar sadece baba, anneler sadece anne, evler sadece evdi.
Fakat artık değil.

SENSİZ AMA SENİNLE

Kızıl saçlı güzel kadın, bir zamanlar sevdikleri ve sevenleriyle dolu olan bu evde şimdi yalnızdı.
Kalbinde bir daralma hissedince bahçeye çıktı. Patika yolu takip ederek havuza kadar yürüdü.
Bir ıhlamur ağacının altına oturdu. Ellerini yere koyup kollarını destek yaparak gökyüzünü seyretti bir süre.
Güneş guruba meyletmiş, batı tarafında ay bir erkenci yıldızla birlikte belli belirsiz görünür olmuştu.
Tepeleri altın sarısı ağaçların gölgeleri uzamış, çimenleri kaplamıştı.

SENİ SEVEN BİRİ VAR

"Sanal bir ortamda karşılaşmak, tanışmak... Garip ama güzel... Yazını okudum, düşündürdü beni. İçimde bir yerlere dokundu sözlerin...
Kimim ben, tanımıyorsun. Ben kendimi tanıyor muyum sanki… Zamanla tanırsın elbette. 
Ben şuyum, ben buyum demek yakışıksız olur. Kişi kendine tarafsız gözle bakamıyor. Denedim ben, olmuyor.  
Kendimi tanımlamak da ayrı sorun. Bir insanım işte. Okul, sınavlar, arkadaşlar... Sürüklenip gidiyorum.   
Bir söylence var ya hani, bengisu arıyor bir adam, ölümsüz olmak için. Ona yakın hissettim kendimi. Ben de bengisu arıyorum.

SANA YENİ BİR DÜNYA GEREK

"Vakit gece yarısını geçti. Pencerem açık. Uzaklardan hüzün dolu bir şarkı sesi geliyor. 
İçimde tanımlanamaz bir daralma var. Bir el kalbimi sıkıyor sanki.  
Ruhum kabına sığmıyor bu gece. Oda, ev, şehir, dünya, evren dar geliyor bana. 
Bir yolculuk etmek, buralardan, kendimden, her şeyden uzaklaşmak, bir yerlere gitmek istiyorum. Nereye, bilmiyorum. 
Hani, odaya bir arı girer de sonra çıkmak ister, açık pencereyi bulamaz, cama çarpar durur ya, işte öyleyim ben de. Sınırlarıma çarpıp duruyorum. Biri bana açık pencereyi gösterse! 

GİZEMLİ GÖLGELER ÜLKESİ

Bir yaz günüydü. Parka gitmiş, bir ağacın altına oturmuştum. Biraz ileride iki adam vardı. Yanlarında getirdikleri termostan çay doldurmuş içiyorlar ve aralarında sohbet ediyorlardı. Sesleri bana kadar geliyordu.
Konuşmaları ilgimi çekti. ‘Deli Filozof’ diye andıkları bir adamdan söz ediyorlardı. Esmer benizli ve yaşlı olan adam, daha genç olana bilgi veriyordu. 
Felsefi konular hakkında doymaz bir merakım vardı. Daha bir dikkatle dinlemeye başladım. Sesleri inişli çıkışlı olduğu için bazı sözleri anlayamıyordum.
Cesaretimi toplayarak yanlarına gittim.

YAZAR OLMAK İSTİYORUM

Her kitabın bir hikâyesi vardır. Kimini biliriz, kimini bilmeyiz. Burada elindeki kitabın yazılış hikâyesini anlatacağım. Ben de varım bu ilginç öyküde.
Ben kim miyim? Bir editörüm. Yazardan gelen metni yayına hazırlayan, dikkat edilmedikçe farkına varılamayan yayınevi çalışanı. Bir yüzü yayınevine, bir yüzü yazara bakan gizli özne. Neyse, kendimi bir yana bırakıp olayı anlatayım.
Kısaca 'arayış serüveni' diyebileceğim olaylar zinciri tanımadığım bir hanımın telefonuyla başladı. Yazarlarımdan biri hakkında bilgi istiyordu. Meraklıydı. Heyecanını sesinden anlamak mümkündü.

SONSUZ HAYAT SENİ BEKLİYOR


"Seni bir arkadaşım tavsiye etti. Uzun zamandır görüşmüyorduk kendisiyle. Bir kafede buluşmuştuk. Eskiden, buhranlarım hafifken, henüz ilerlemeden önce. 
Durumumu biliyordu. Bir ara seni anlattı bana. “Mektup yazabilirsin, yadırgamaz” falan dedi. Israr etti yazayım diye.  
Günlerce tereddüt ettim. Bazı yazılarını gördüm, okudum. Hoşuma gitti. Sonunda sana yazmaya karar verdim. 
Yazma kararımda rüyamın da önemli etkisi oldu. Ben pek rüya görmem aslında. Fakat bu kez gördüm işte. Kimseye anlatmadım. Sana anlatabilirim.   

SIRADAN BİRİ OLMAK İSTEMİYORUM

Kimi zaman bu sorulardan, sorgulamalardan o kadar sıkılıyorum ki, düşünmeden yaşamak istiyorum bir böcek gibi. 
Bilmek de yetmiyor, bildiklerimi uygulamaya gelince işler iyice sarpa sarıyor. Bazı kararlar veriyor, yapamıyorum. Kafam çok karışık... 
Seninle konuşunca biraz rahatlıyor, beynimi kemiren kuruntulardan kurtuluyorum. Sonra yine saldırıyorlar, arılar gibi."

Sen böcek olamazsın ki. Böcekler düşünmeden yaşayabilirler ama sen, asla!

UYKUMU GERİ VER!

Sen hayat nedir bilir misin yeğenim?
 
Bahar yıllarımdı. Yazar olmak arzusuyla yanıp tutuşuyordum.
Babam örtülü biçimde, annem açıkça karşı çıkıyorlardı bu niyetime. Benim daha tutarlı, daha garantili, daha kârlı bir meslek edinmemi istiyorlardı.
Dayım evimize geldi bir gün. Babam evde yoktu. Annemin meşhur patlıcan musakkasını birlikte yedik.
Kahve faslında ikisi sohbete başladılar. Daha doğrusu annem konuşuyor, dayım dinliyordu. Bazen bir iki cümle söylüyor, sonra biteviye susuyordu dayım.

SANA HAYRET YAKIŞIR

"Sedat rahat durmuyor. Tepeden tırnağa ego. Gündemde olmayı ve gündemde kalmayı seviyor. Gözler üzerinde olsun istiyor. 
Sınıfta bir tartışma başlattı. Müslüman toplumlarının bilimde, teknikte geri kalışının, fakir oluşunun suçunu İslam’a yüklemeye çalıştı. 
Ben itiraz ettim. Sınıf ikiye ayrıldı. Kimi onu destekledi, kimi beni. Ben senin fikrini merak ediyorum."

Sorunu irdelemeye temelden başlayalım… Bilim ne yapar? Maddi varlıkları inceler, aralarındaki örtülü yasaları bulur, anlar, tanıtır.

BENİ BANA BIRAMMA

"Bu gece elektrikler kesildi, odam zifiri karanlık oldu. Birden ölümümü hatırladım. 
Karanlıkla ölüm arasında nasıl bir ilişki var bilmiyorum. Ölümü kara ve karanlık gösteren sanat eserlerinin etkisi sanırım. 
Uzun harmanisine bürünmüş, başı kukuletalı Azrail görüntüsü geldi hayalime. Kimi ressamlar böyle çiziyorlar.
Masamın çekmecesinde doğum günümden kalma mumlar vardı, birini yaktım. Not defterim ve kalemim başucumda duruyor zaten.
Sonra da oturdum kısa bir yazı yazdım. Her zamanki gibi şiirle nesir arasında gidip geliyor. Hadi oku bakalım…