MÜLAKAT

ÖMER SEVİNÇGÜL İLE SÖYLEŞİ 

Gençlerin sizin hayatınızda özel bir yeri var. Onlara yönelik kitaplar yazıyorsunuz. Onlarla sohbet ediyorsunuz. Gençlere olan bu özel ilginizin nedeni ne?

Evet haklısın. Okurlarım arasında gençlerin özel bir yeri var. Gerçi yazılarımı yazarken sadece belli bir yaş grubunu hedeflemiyorum. Fakat günlük hayatımda onlarla birlikte oluşum beni ister istemez yönlendiriyor. Yaşadıkları olaylara tanık oluyorum. İçinde bulundukları ruh durumlarını yakından gözlemliyorum. Bu da benim konu seçimimi etkiliyor. Dilimi ve üslubumu biçimlendiriyor. Her yönden rüzgâr alıyorlar. İletişim ve etkileşim araçlarının çeşitlenmesi onları olumlu ya da olumsuz sayısız etkiye açık hale getirdi. Gerek kültürel çalışmalar, gerekse sanat etkinlikleri vesilesiyle bir araya geliyoruz. Bana açılıyorlar. Açık yüreklilikle konuşabiliyoruz. Fakat bire bir görüşemediğim daha milyonlarca genç var. Onlarla da buluşmak, yararını gördüğüm bilgilerimi, deneyimlerimi paylaşmak istiyorum.

Gençlerle ilgilenmek zor olmalı. Çünkü ‘kararsız’ bir dönemden geçiyorlar. En akıllı davrandıkları yerde bile, hisleri kalplerinden taşacak gibi hazır bekliyor. Sizce de öyle mi?

Bir bakıma zor, evet. Ama bir bakıma da kolay. Çünkü ileri yaşlardaki muhataplara oranla önyargılardan ve kalıp düşüncelerden daha uzaklar. Senin deyişinle “kararsız” oluşları işe yarıyor. Daha saf, daha temizler. Kimi duygusal davranışları da bundan kaynaklanıyor. Yanlışlara karşı henüz alışkanlık kazanmamışlar.
Olması gerekeni anlayamadıkları ya da yanlış buldukları zaman hemen tepki veriyorlar. Henüz kabuk bağlamamış duyguları böyle davranmalarına sebep oluyor. Kimi zaman nasıl tepki vereceklerini ya da karşılaştıkları sorunları nasıl çözeceklerini bilemedikleri için sert tepkiler verebiliyorlar. O kadar çok kötü örnek görüyorlar ki doğru tepkinin nasıl olması gerektiğini kestiremeyebiliyorlar.

Gençlerin bu çelişkili tutumları karşısında siz zorlanmıyor musunuz? Bu süreci bir yetişkin olarak başarıyla ‘yönetebilme’nin sırları var mı?

Ben onları yönetmeye çalışmıyorum ki... Tepelerinde bir yönetici görmekten hoşlanmaz gençler. Yönetici otorite demektir, buyruk demektir. Yaşları gereği itaatten ziyade isyana meyyal olduklarını unutmamak gerek. Onları “anlamaya” çalışıyorum. Her şeyden önemlisi, “dinliyorum”. Bir otorite üslubuyla konuşmuyorum ya da yazmıyorum. Gerçek anlamda bir “arkadaş” oluyorum. Oluyormuşum demeliyim, çünkü süreci gözlemleyebilenler söylüyorlar bunu. Burada bir incelik var gibi geliyor bana. “Arkadaş olmaya çalışmak” ile “arkadaş olmak” arasında ince bir çizgi var. Ben gerçekten arkadaş olabiliyorum. Bu nasıl gerçekleşiyor ben de tam anlamıyla bilmiyorum. Belki de bir türlü büyüyemediğimdendir!

Gençlere yönelik yazdığınız bir dizi kitabın sloganını “özel insanlar arıyorum” olarak sundunuz. Bunu bize biraz açabilir misiniz? Sizce her şahıs kendine göre özel değil mi? Yoksa kastınız başka mı?

“Özel insanlar arıyorum” dizisi onlarla bire bir konuşmalardan doğdu. Bazen yüz yüze, bazen de sanal ortamda uzunca sohbetler ediyorum. Konuştuklarımı yazıyorum bir bakıma. Bu dizi on kitaptan oluşuyor. İsimleri bile o dünyaya sesleniyor. Yayınlandı, okundu, sevildi. Bine yakın ileti aldım kitaplarla ilgili. Gönderenlerin tamamına yakını ya liseli ya da üniversiteli. Bir yandan beğenilerini dile getiriyor, bir yandan da yeni sorular soruyorlar. Kimi de içinde bocaladığı açmazlarını anlatıyor bana. Hiçbirini cevapsız bırakmıyorum. Bine yakın mail arkadaşım var, ha bire yazışıyoruz. Onların hepsi “özel” benim indimde. Gerçi her kişi özeldir aslında, ama bunun farkına varmayabilir. Ben farkına varanlara özel diyorum.

Sizce ‘özel insan’ın nitelikleri nedir veya ne olmalıdır?

“Özel insan” var oluş nedeni hakkında sorular soran, kendisine dayatılanları aynen kabul etmek yerine sorgulayan, “daha insan” olmak için çaba harcayan insandır kanımca. Olayların seline kapılıp sürüklenmek istemeyendir. Okuyan, düşünen, fikir üreten insandır. İnsan doğulmuyor, insan olunuyor. İnsanlık bir değerdir, bitmez tükenmez çabalarla kazanılır. Çekirdekten büyük bir ağaca kadar mertebeler var. “Ey kendini insan bilen insan, kendini oku!” hikmeti tam da bunu dile getiriyor. “İman insanı insan eder” nur sözü bu mananın en kâmil ifadesidir.

Gençlik dönemi “Ben de varım!” iddiasını ispat dönemi bir bakıma. Ama genç hem bu iddiayı ispatlamaya çalışırken, hem de “Ben kimim?” sorusuna da cevap vermek zorunda. Kim olduğunu bile bilmeyen biri, nasıl var olduğunu ispatlayabilir? Bu gerilim, gence fazla değil mi? Hikmeti ne olabilir?

İnsanın kendi özgür iradesiyle kul olmayı seçme, yaşama biçimini belirleme sürecidir gençlik. Malum, her şey taklitle başlıyor, ama bir yere kadar. Hemen ardı sıra, çocukluktan çıkıp ergin olmaya başlama evresi geliyor bir kasırga gibi. Genç kendi aklıyla da düşünmeye, kendi yolunu kendi kazmasıyla açmaya çalışıyor. Belli belirsiz hissediyor yapması gerekeni. Fakat nereden başlayacağını bilemiyor. Elinde yöntem yok. Tam da bu aşamada yanında olmak gerek. Dikkat buyurun, üstünde değil, arkasında değil, yanında. Kararları kendisine bırakmalı. Nasihati sevmiyorlar. “Şunu al!” dedin mi almama eğilimi üstün geliyor. Önüne koyup, merakını uyandırıp istetmek gerekiyor. Gerçi her insanın yapısında var bu, ama gençte daha diri. Allah hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez. Yeni uyanan taze zekâları, henüz yıpranmamış olan diri duyguları ve bitmek bilmeyen enerjileri buna uygundur. Yeter ki “gerçek” onun görebileceği yere konsun. Onu dinleyen, anlamaya çalışan, seven biri ya da birileri olmalı yanı başında. Özellikle sevgi! Nice kapıları açan sihirli bir anahtardır o!

Gençler hakkında büyüklerimiz genellikle “Onlar geleceğimizin teminatı” diyorlar. Sizce bunu söyleyenler, geleceklerini gençlerin eline teslim etmeyi ister gibi davranıyorlar mı?

Geleceğimizi Allah temin eder. İstikbal onun emri altındadır. Evvel de odur, Ahir de. Biz de, ileride yerimizi alacak çocuklarımızda her zaman onun merhametine muhtacız. Bizi yaratan, yaşatan, gelecek zamanda dilerse rızık verip yaşatacak olan odur kuşkusuz. Fakat o, her işini bazı vesilelerle yapar, sonuç için sebepler yaratır. Bu söz “gelecekte yerimizi tutacak olanlar gençlerimizdir” manasında söyleniyorsa doğru olabilir. İster gibi davranıyorlar mı? Genelleme yapmak istemem. Gerçekten bunu isteyenler vardır elbette. Fakat ekseriyet itibariyle bunun zıddı oluyor. Söylenen o söz lafta kalıyor. Bulundukları konuma yapışıp kalan yaşlılar hiç de az değil. “Ben senin kısa pantolonla gezdiğin zamanları bilirim” lafı hâlâ dillerden düşmüyor. Düne kadar “öncü” olan kimi insanlar bugün “engel” olabiliyor, arkadan gelenlerin yollarını tıkıyor. Çiğnendikleri zaman da feryadı basıyorlar. Yeni gelene yer vermeyi bilen itibarını koruyor, ama öbür türlüsü manen ayaklar altında eziliyor.

Büyüklerin dünyasında gençlerin sesinin yeterince işitildiğini düşünüyor musunuz? Bu sağlıklı mı? Bir toplum için gençlerin anlamı nedir sizce? Gençler bir topluma olumlu mânâda nasıl katkı sağlayabilir?

Düşünmüyorum... Büyükler hâlâ fazla büyük. Genç ruhlardaki hırçınlığın nedenlerinden biri de bu. Seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda bırakılıyorlar. Gençler toplumun itici gücüdür. Onun için imkânsız yoktur. İkinci Mehmet yirmi bir yaşında Fatih olmuş. Belki de on sekizinde vermişti kararını. “Yürütün şu gemileri karadan!” diyebildi. Ellisinde padişah olsa diyebilir miydi böyle? Sanmıyorum... “Akıllanmış” olacaktı o zaman. Coşkun duygunun yerini ölçülü akıl alacaktı o zaman. Karada gider mi gemi, denizde gider! Kalıp düşünceleri sarsan, yanlış da olsa lök gibi oturup kalan kurumları yenileyen bir istek var onlarda. Alışkanlık hastalığı gözlerini perdelememiş henüz. Fakat ilimsiz fikir olmaz. Yöntemsiz hareket sel taşkını gibidir, önüne çıkanı harap eder. Duygularsa ancak güzel örneklerle öğretilebilinir. Söz gelişi, bir genci sözle, nutuklar atarak, nasihatler ederek özverili yapamazsın. Sen özverili davranırsan o da öyle yapmaya başlar.

Bir şarkı sözünde, “Hangi deniz nereye dökülür bana ne, ben içimde boğulurken...” deniyor. Eğitim dünyası bundan kendisine nasıl bir pay çıkarmalı?

“Boğulan benim!” diyerek bir gerçeği itiraf etmeli eğitim. “Ben eğitmiyor, öğretmeye çalışıyorum, ama onu da beceremiyorum” demeli. “Öğrettiklerim sadra şifa olamıyor. Hayattan kopuk bilgiler öğretiyorum. Elime teslim edilen gencecik insanların ruhlarını aç bıraktım. At yarışı gibi koşturuyorum onları. Fıtrat üzere dünyaya gelen bu insanları deforme ediyorum” diyebilmeli. Fakat demez. Bunu diyebilecek düzeyde olsaydı “kendi içinde boğulan” insanlar çıkmazdı onun kapılarından. Bir kısır döngüdür bu. Çare hariçte yatıyor. Ne olacaksa “özel” kaynaklardan beslenen “özel insan”larla olacak!

Ortalıkta fikir namına çok silik söz dolaşıyor. Gençler bir sözün bakır mı altın mı olduğunu nasıl ayırt edebilir?

Güvenilir, dürüst, erdemli rehberlerin önemli rolü var. Genci adam yerine koyan bilinçli öğretmenler, “ben senin babanım, ben ne dersem o olur” demeyen babalar, şefkatini yanlış yerde kullanmayan anneler, bir de yıllarca bunların acısını çekmiş, kendi yolunu kendi kazmasıyla açmaya çalışmış, ilâhî lütuf eseri nur pınarına kavuşmuş yazarlar gerekiyor. Bunlar gencin âleminde bir asal eksen oluşturabilirlerse, ölçüleri ölçen bir ölçü verebilirlerse sorun çözülür. İyi insanlar ve iyi kitaplar konmalı temele. Buna da henüz taklit aşamasındayken başlanmalı. Özellikle birden yediye kadar olan yaşlarda...

Her devrin kendine göre bir hükmü vardır denir. Bu devrin gençlere verdiği hüküm, cinsellik ve tüketicilik sarkacında sallanmak mı acaba?

Zaman ahirzamandır... İlâhî kitabımızda sözü edilen bütün olumsuzluklar modern zamanlarda bir araya geldi. Şeytanın Avukatı filminde şöyle der şeytan rolündeki Al Pacino: “Katedraller büyüklüğünde benlikler oluşturacağım!” Öyle de yaptı, yapıyor... Doymak bilmeyen tutkularla dünyayı yutmaya çalışan insanlar var her yerde. Maddeci felsefe topluma egemen oldu. Bireyler bencilleşti. Tüketim kültürü sınırları aştı. “Önce istet, sonra sat” ilkesi yürürlükte. Nefisler hükümran oldu. Bir yangın var. İçinde nesiller yanıyor. Bana “niçin gençler?” diye soruyordun ya, işte asıl cevabı! Ben kendimi kurtarmaya çalışırken bir yandan da birilerini daha kurtarmanın çaresini arıyorum. Yaptığım bir “kurtarma operasyonu”dur.

Günümüz toplumunda gençlerin dinle ilişkisini nasıl görüyorsunuz? Eskiye göre daha mı çok zorlaştı hakikate giden yol?

Yol daha geniş, araçlar daha çok, ama yürümek de aynı oranda zor. Sayısız oyalayıcılar, uyutucular, engelleyiciler var. Diri arzularla dolu gencecik nefisleri kendine davet eden pek çok cazip yol var. Fakat moderniteyle gelen araçlar iman nurunun arı gönüllere girmesi için kullanılabilir. Nitekim kullanılıyor. Zamanın dilini bilmek gerek. “Şuna dokunma haram! Şuraya gitme yasak!” demekle sorun hallolmuyor, helalinden alternatifler üretmek zorundayız. Madem yasal alan keyfe kâfi, o alanı son sınırına kadar kullanmalı ve kullandırmalıyız.

Mutasavvıflar “Nefesler adedince hakikate giden yol vardır” derler. Bu yollar nerde? Gençler bu yolları nerede aramalı?

Özel yürüyüşümüzü herkese öneremeyiz. “İyi dindar olmak istiyorsan benim gibi ol” diyemeyiz. İman nuru her bireyin ruh aynasında ayrı bir renkte görünebilir. Buna imkân verilmeli, ortam hazırlanmalı. Akla kapı açılmalı, irade elden alınmamalı. Her birey özgürce seçimler yapabilmeli. Bütün hak yollar Kur’an’dan gelir ve Ku’ran’a varır. Gencecik gönüllere belli bir yolu dayatmamak gerek. Her insan bir olmaz. Nasıl ki güneş bir olmakla birlikte ondan her çiçek kendi yapısına göre rengini alıyor, öyle de ilâhî güneşin nuru da her ruhta ayrı bir güzellikle yansır. Pencereler açılmalı, perdeler sıyrılmalı, ruhlarla hakikatler arasındaki engeller kaldırılmalı. Biz yazarlara büyük bir sorumluluk düşüyor. Gencin beklentilerini anlamak, dilini bilmek, içtenlikle gönlüne girmek, yanında yürümek, zorlamayan, tiksindirmeyen, aksine istek uyandıran, sevdiren bir anlatım biçimiyle hakikat yollarını tanımlamak, gerçekleri kanıtlamak ve olumlu duyguları paylaşmaktır.

(Bu röportaj Ömer Baldık tarafından yapılmıştır)