KALBİNİN SESİNİ DİNLE


Henüz on yaşında bir çocuktum. Tuhaf, acayip, akıl almaz bazı olaylar yaşadıktan sonra içimde ilim tahsili için şiddetli bir istek belirmişti. Bir gün bu arzumu anneme söyledim. 
“Ben ilim yoluna girmek istiyorum. Bana izin ver ve destek ol. Büyük şehirlere gideyim, alimlerden ders alayım. İyi insanlarla bir arada olayım. Evliyaları bulup ziyaret edeyim” dedim. 
Bir şefkat timsali olan annem bu kararımın sebebini sordu. 
Yaşadıklarımı anlattım. Müteessir oldu ve ağladı... Talebimi hemen kabul etti... Babamdan miras kalan seksen altını getirdi. Yarısını kardeşime, yarısını da bana ayırdı.
Benim hissemi bir keseye koydu. Keseyi elbisemin koltuk altına dikti.
“Yavrum, kalbim istemese de gitmen için sana izin veriyorum. Fakat bana bir söz vereceksin” dedi.

“Buyur anneciğim” dedim.
“Hep dürüst olacaksın. Hiçbir zaman yalan söylemeyeceksin!” dedi.
Ben de, “Peki anneciğim, söz veriyorum” dedim.
Bana şefkatle sarıldı.
“Haydi git oğlum, Allah selamet versin. Senden Allah için ayrılıyorum. Artık kıyamete kadar yüzünü göremem. Her ne hakkım var ise helal olsun” dedi.
Bağdat’a gitmek üzere küçük bir kafileye katıldım. 
Hemedan’ı geçmiştik ki altmış kişilik bir eşkıya grubu etrafımızı sardı.
Hepsi atlı ve silahlıydı. 
Kervanı soydular. 
Kimin nesi varsa hepsini aldılar. 
İçlerinden biri yanıma geldi. 
“Küçük derviş! Senin bir şeyin var mı?” diye sordu. 
“Kırk altınım var” dedim.
“Hani nerede?” dedi.
“Koltuğumun altında dikili” dedim.
Alay ediyorum sandı ve inanmadı. 
Bırakıp gitti.
Sonra bir başkası geldi, bana aynı soruyu sordu. 
Bir öncekine söylediklerimi söyledim. 
O da inanmadı ve beni bırakıp gitti. 
Biraz sonra ikisi birlikte tekrar geldiler, beni alıp reislerinin yanına götürdüler.  
Eşkıyalar kayalık bir yerdeydiler. 
Ellerine geçen malları bölüşüyorlardı.
Reisleri bir pöstekide oturuyordu. Burma bıyıklı, gür sakallı, gayet heybetli bir adamdı.
“İsmin ne senin?” diye sordu.
“Abdülkadir” dedim.
“Nerelisin?”
“Geylanlıyım.”
“Bu kervanda kimin kimsen yok mu?”
“Yok... Yalnız seyahat ediyorum.”
“Bu küçük yaşında nereye gidiyorsun peki?”
“Büyük şehirlere...”
“Sebep?”
“İlim tahsil etmek için.”
“Senin altının varmış öyle mi?”
“Evet, kırk altınım var.”
“Hani nerede?”
“Elbisemin koltuk altında.”
Yanındakilere emretti, elbisemi söktüler, altınları bulup çıkardılar.  
Reis bana hayretle baktı. 
“Bunu neden söyledin? Söylemesen kimse senden şüphelenmezdi” dedi.
“Çünkü sordunuz. Ben yalan söyleyemem. Anneme söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım” dedim.
Bunun üzerine reis başını önüne eğdi, derin bir tefekküre daldı. 
Başını kaldırınca gördüm ki gözleri yaşarmış.
“Çocuk, sen ne güzel kulsun ki, annene verdiğin sözü yerine getirmek için bütün sermayeni feda ediyorsun. Ve ben ne kötü bir kulum ki, Rabbime verdiğim sözü bu kadar senedir bozuyorum!” dedi. 
Pişman oldu ve tevbe etti. 
Yanındaki adamlara dedi:
“Şu andan itibaren hepiniz hürsünüz. Bana karşı hiçbir mesuliyetiniz yoktur. Ne isterseniz onu yapın.”
Eşkıyalar kendi aralarında bir süre konuştular. 
İçlerinden biri söz aldı ve reise hitaben şöyle dedi:
“Eşkıyalıkta ve soygunculukta sen bizim reisimizdin. Bundan sonra tövbede ve hakka dönmekte de reisimiz olmanı istiyoruz.”
Hepsi tevbe ettiler.
Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler.
Benim vasıtamla hidayete erenlerin ilki bunlardır.  
Haza min fadli rabbi.
(Kalbinin sesini dinleyen ilginç insanların sıra dışı hikayelerini anlatan bir kitap...)