Fakat onun asıl aşkı ilim öğretmekti. Yetiştirdiği talebenin haddi hesabı yoktu. Talebelerinden asla para almaz, bilakis onların ihtiyaçlarını karşılamak için çırpınır dururdu. İlminden istifade eden zenginlerden ne koparırsa talebeleri için harcardı. Uzak beldelerden gelen nice genç onun çabasıyla kendine kalacak yer bulmuş, ilim tahsil etmiş, karanlıkları aydınlatmak üzere icazet alıp gitmişlerdi.
Günlerden cuma idi. İkindi namazını müteakip odasına çekilmişti. Bir yandan önündeki rahlede duran kitabı mütalaa ediyor, bir yandan da çayını yudumluyordu.
Yedinci babı bitirip sekizinciye geçiyordu ki odanın kapısı çalındı. “Girin” demesine bile fırsat vermeksizin bir genç girdi içeriye. Siması yabancıydı. Okkalı bir selam verdi.
Selamı aldıktan sonra, “Buyur evladım” dedi alim.
Teklif beklemeksizin alimin karşısına oturdu delikanlı. Tavırları rahattı. “Hocam bir maruzatım var” diyerek girdi söze.
“Söyle evladım, nedir?”
“Malumunuz, ilim sahibi olmak büyük bir meziyettir. Bir ayeti celilede 'Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?' buyuruluyor. Keza bir hadisi şerifte de 'Alimin uykusu abidin ibadetinden efdaldir' ibaresiyle ilmin fazileti nazara veriliyor. İşte bendeniz bu sebeple gayet uzak diyarlardan ilim tahsili için geldim.”
Hoca, “İyi yaptın evladım, burası tam sana göre” dedi.
Gencin 'maruzatı' bitmemişti henüz. “Hocam, ben işittim ki siz uzaktan gelen talebelerden inayetinizi esirgemiyor, her hususta yardımcı oluyormuşsunuz. Öyle ya, bunun azim sevabı vardır. 'Sebep olan yapan gibidir' demiş büyükler. Bana da inayet buyurur musunuz?”
“Elbette... Elimden gelen bir şeyse...”
“Gelir hocam... Bilirsiniz, Peygamber Efendimiz, ümmetine hitaben, 'Evlenin, tekessür edin, ta ki sizin kesretinizle iftihar edeyim' buyurmuş. Siz daha iyi bilirsiniz ya, bir ilim ehlinin evli olması gayet mühimdir. Aklı kadında kızda olmaz. Tamamen kitabına, dersine teveccüh eder. Eh, benim de izdivaç çağım geldi. Bana münasip bir hanım bulursanız size ömrüm oldukça dua ederim...”
Hoca, içinden bir lahavle çekmekle birlikte, kâmillere yakışır biçimde davranmayı sürdürdü. Merhum hocalarından birinin, “Alim kısmı halim de olmalı” öğüdünü hatırlattı kendine. “İnşallah o da olur evladım. Bakarız” dedi.
Gencin isteklerinin sonu yoktu. “Hocam, evlilik demek biraz da ev demektir. Zaten ilmi sarfa nazaran ikisi aynı menşeden geliyor. Ev… Evli… Bu hatunun bir de evi olmalı ki açıkta kalmayalım.”
Hoca derinden derine bir “Hasbünallahu ve nimel vekil” zikrinden sonra, “Biraz zor ama o da olur inşallah. Evi olan bir hatun bulmaya çalışırız” dedi.
Delikanlı, hiç kızarmayan yüzü ve yumuşacık diliyle isteklerini sıralamayı sürdürdü. “Muhterem hocam” dedi, “malum ya, evlilik parasız olmaz. İlim talebesi çarşıya pazara çıkıp dersini ihmal edemez. Nice zeki talebe bu yüzden tahsilini yarıda bırakmış, itmam edememiştir. Maazallah, ben ilimsiz ne yaparım sonra. Bu hatunun biraz da serveti olur da bizi ele güne muhtaç etmezse pek münasip düşer.”
Tahammüllü bir adamdı hoca. Lakin tahammülün de bir sınırı vardı elbet. “Sabır dinin yarısıdır” hadisi şerifini hatırladı. O kesmedi. İçinden bir de “Allah sabredenlerle beraberdir” ayeti kerimesini okudu. “Peki evladım, bakarız” dedi.
Genç, durumdan memnundu. Ayak değiştirip mabadını mindere iyice yerleştirdikten sonra, “Hocam” dedi, “sizden son bir ricam daha var. Malumu aliniz, alim kısmının hanımı güzel olmalı. Ta ki gözü hanımından başkasını görmesin, kalbi fitne fücurla meşgul olmasın. Çirkin hatunla buna muvaffak olmak pek müşküldür. Binaenaleyh bana alacağınız hatun yüzüne bakılır cinsinden olmalı ki her şey kitaba muvafık olsun.”
Talebenin bu son “talebi” üzerine sabrın faziletlerini ve dahi tahammülün sınırlarını unutan hoca, yanı başında uzanan bastonu aldı, sivri tarafından tutup kıvrık kısmını -hâşâ huzurdan- öküze boyunduruk vurur gibi gencin boynuna geçirdi, “Ulan kerata!” dedi, “Sen hocanı ahmak mı sandın! Bulsa öyle bir hatunu sana kaptırır mı!”
