'MERVİN' BENİ ARARSAN BULURSUN

Okulda müzik dersimizin konuları da değişmişti. Eskiden “Değirmenci kırlarda gezer” gibi masum çocuk şarkıları söylerdik. Şimdi “Hitler bizim önderimiz!” gibi siyasi içerikli marşlar söylemeye başlamıştık. “Köhne dünya titriyor. Savaş bizi bekliyor. Zincirlerimizi kırdık! Zafer bizimdir artık! Tüm engelleri yıkacak, hiç durmadan ilerleyeceğiz! Bugün Almanya bizim, yarın dünya bizim olacak!” diye bar bar bağırıyorduk.
Okullarda, yollarda, meydanlarda trompet sesleri yankılanıyordu. Her yere büyük resimler asılıyor, büyük heykeller dikiliyor, büyük meydanlar kuruluyor, büyük binalar yapılıyordu. Kalabalık toplantılar, görkemli yürüyüşler düzenleniyor, heyecanlı nutuklar atılıyor, yer gök inliyordu. Güç gösterilerinin biri bitmeden öbürü başlıyordu. Güce tapınır olmuştuk.
1939 yılındaydık. Eylül ayına girmiştik. Petra ve ben evde oturuyorduk. Babam gazete almaya gitmişti. Bir süre sonra elinde gazeteyle geldi. 
“Savaş başlamış!” dedi.
Büyük bir üzüntü duyuyordu bunu söylerken. Hiç memnun olmamıştı. Çok kaygılıydı. Babamın bu haline şaştım ama bir şey söylemedim.
Haberin ayrıntılarını hep birlikte okumaya başladık. Polonya, ordumuz tarafından işgal ediliyordu. Birliklerimiz yoluna çıkan her engeli devirerek hızla ilerliyordu.
“Bize daha fazla ayrıntı gerek” dedi Petra. 
Üzülmüş gibi görünmüyordu. Bunu subay kızı olmasına verdim. Hemen radyoyu açtı. Saat başı haberler veriliyor, aralarında marşlar çalınıyordu. 
Babam, odasına gitti. Petra, mutfakta yemek yapmaya başladı. Ben radyonun başından ayrılmadım. “Şanlı Alman ordusu Dantzig’i kurtardı. Hava Kuvvetlerimiz Varşova’yı bombalıyor…” diye başlayan haberler beni heyecanlandırmıştı. Haber aralarında söylenen marşlara büyük bir coşkuyla eşlik ediyordum.  
Beni radyo başında gören babam yanıma geldi. 
“Hadi bakalım, şu yangın kovalarını hazırla” dedi.
“Niçin?”  
“Savaş tek yanlı olmaz da ondan.”
“Ne demek bu?”
“İngiliz Hava Kuvvetleri bizi her an bombalayabilir. Hazırlıklı olmalıyız.” 
Hayretle baktım babama.
“Hamburg İngilizler tarafından bombalanacak öyle mi? Olacak şey mi bu!” dedim.
“Neden olmasın?” 
“İsteseler bile ülkelerinden dışarı adım atamaz onlar.”
“Sen öyle san… Şimdi de politika uzmanı mı oldun!”
“Belli bir şey... Hem savaş Polonyalılarla bizim aramızda. Başkalarının karışmaya hakları yok ki.” 
“Dünyadan haberin yok senin... Fransızlar ve İngilizler ilgisiz kalamazlar… Yakında tepemize binerler.”
“Onların da hadlerini bildiririz. Bizim ordumuzu kimse yenemez!” dedim büyük bir gururla.
Gür kaşları çatıldı babamın. Deniz mavisi gözlerini dikip baktı bana. Derin bir umutsuzluk vardı yüzünde. “Mervin, ben sana ne diyeyim... Seni elimden aldılar, canları ne isterse onu dayattılar. Ezberletilenleri tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyorsun...” dedi.
“Kimler?” diye sordum.
Soruma cevap vermek yerine, “Hadi, söylediklerimi yap. Doldur şu kovaları!” dedi.
Nazilerden söz ediyordu babam, bunu o zaman anlamamıştım. Sevmezdi Nazileri, partilerine üye olmamıştı. Fikirlerini yanlış buluyordu. Fakat açıktan eleştiremiyordu. Büyük bir baskı vardı. Belki okulda gevezelik eder de başını belaya sokarım diye bana bile söyleyemiyordu düşündüklerini. 
Rainhard memnundu durumdan. “Gördünüz mü çocuklar, on sekiz gün gibi kısa bir sürede Polonya bizim oldu. Büyük bir başarı bu. Şimdi sırada Fransa ve İngiltere var. Kahraman ordularımız elbet onları da yenecekler. Her şey kısa bir sürede olup bitecek” diyordu.
Bir yanda babam, bir yanda öğretmenim, ortada ben... Kime inanacaktım? Savaş çıktı diye üzülen, kaygılanan, korkan babama mı, yoksa savaşı öven, hiçbir şeyden korkusu yokmuş gibi görünen, bu özellikleriyle savaşçı atalarımızı andıran öğretmenime mi?