ALBERT CAMUS

İster paylaşın düşüncelerini, ister paylaşmayın, elinizde olmadan sempati duyarsınız ona. Bunun önemli sebeplerinden biri, belki de en başta geleni, samimiyetidir. Camus, her ne söylerse söylesin kalbini koyuyordu içine. Önyargısız bir biçimde konuları sorgulamaya çalışıyor, her türlü düşünceye saygı duymayı biliyordu. Bir fanatik değildi. Çile çekiyordu, arayıp da bulamamanın acısıyla kıvranıyordu adeta.
Sürekli insan kavramına vurgu yapıyor, soyut bir insan savunusundan daha öte, somut olarak da, her durumda, insanın ezilmesine, hiçe sayılmasına, kepaze edilmesine tepki gösteriyordu.

Okuyan herkes, onun yazılarında, kendinden bir parça buluyordu, bir vicdanın samimi sesiydi onun sesi, kişinin iç savaşımlarını dile getiriyordu. Vardığı noktaları benimsemesek de arayışlarına katılıyorduk, insanın arayışlarıydı bunlar, yani bizim. Önemli olan aramaktır, kimi bulur, kimi bulamaz, ama arayana her zaman saygı duyulur.
O, arıyordu, bir yerde duramıyordu, çağın bunalımını yüklenmişti, ayaklar altında ezilen, soyut ideolojiler uğruna kurban edilen milyonlarca insanın sorumluluğunu taşır gibiydi sırtında. Bir de, çağının insanlarının, özellikle kendi neslinin duygularını dile getiriyordu. Kendisi de söylüyordu bunu, “Sen umutsuzsun, umutsuz bir düşünce insanı karamsar yapar, saçma da ne demek oluyor!” diyenlere, “Ben, sokakta bulduğum bir gerçeği yazıyorum” diyordu.